Blog Arşivleri
A La Cruz
Dün Mike dedi ki heyecanlıca;
-Who is the pool shark?
Biz de mal mal baktık tabi. Barların falan önünden geçerken dikkatimi çekmişti pool falan ama dikkat etmemiştim, meğersem bilardoymuş. Amerikan bilardosu. Mike ve Hussan bilardoya çağırdılar bizi. Okey falan dedik, gideriz. Bu arada akşama havanın kötü olacağını düşündüğümüz için sinemaya gitmeyi düşünüyorduk, iptal ettik.
Neyse Mike elimize verdi tabi ıstakaları. Gayet başlayıp bitiriyor adam topları. Biz de arada takıldık işte. Bu kısmı kısa geçiyorum pek anlatılacak bişey yok :)
Sonra dedik ki hadi akşam yemeğini de beraber yiyelim. Sonra yürüdük biraz A La Cruz adında bi arjantin restoranına girdik.

Fotoğraf makinem yanımda değildi yoksa bir sürü fotoğraf çekebilirdim mekanda. Bizim kuzu çevirme gibi yavaş yavaş pişiriyorlarmış. Siparişleri verdik ( ben vacio söyledim menu‘de o hoşuma gitti),bir et geldi ahanda 3 parmak kalınlığında. Mükemmel , leziz. Bir de kırmızı şarap aldık.
Tam on numaraydı. Londradaki en iyi yemekti yediğimiz. Diğerlerine yemek denilirse tabi.
Yemeğe ilişkin bir komik şey de rokaya burada rockets demeleri. Mehmet baya güldü buna. :)
Yemekte bir kaç tüyo da aldık tabi Hussan’dan. Londra’da neleri görmeliyiz, neler yapmalıyız, neler yemeliyiz gibisinden. Ben zevkten dört köşeyken Mehmet umarım dinlemiştir Hussan’ın anlattıklarını.
Güzel bir gündü özetle.
London bir-iki!
Çook uzun zaman olmuş bakıyorum da…
Malum daha fazla çalışmak için çalışan bir insan olup çıkmışım. Hoş mu? Bence değil.
Geriye doğru gidelim…
Şuan Londra’dayım, bu ikinci günüm hatta saat itibari ile üçüncüsüne girdik bile… (Bak bu süper). Merkezinde (z1) bir otelde minicik bir odada sabah 8′den beri çalışıyoruz İstanbul’dan beni yalnız bırakmayan Özgür ile.
“Eeee naaptın alıştın mı Londraya?” diyenlere, “Nolsun işte ya camdan bakıyorum, markete gittim bugün. Odama falan alıştım” diyorum :) umarım bu durum değişir önümüzdeki günlerde. Nitekim ne kadar kalacağım belli değilken biraz ürkütücü bir durum.
Dün gezdim ama allah için. Yalan söylemeyeyim. Belki de arada söylerim belli olmaz gerçi. Sabah havaalanından sorunsuz giriş yaptıktan sonra Londra metrosuyla tanıştık.
Oha demek istiyorum. Hemence geçiyorum bu konuyu. Kadir Bey’i de Londra’dan anmış olalım ayrıca. Neyse.
Otelin etrafında inanırmısınız kaç tur attık ben bilmiyorum. Kimse de oteli bilmez mi arkadaşım? Sadece biz Türkler mi çok meraklıyız böyle şehir yerleşimine, neyin nerde olduğuna acaba? Sonunda bulduk. Odamıza yerleştik. Moraller düzgün. Neşemiz yerinde.
Hop! Burger King. E tabi daha güven oluşmadı aramızda diğer restoranlarla… Yemek konusunu ayrıca tartışırız.
Sonra mini bir çevremizi tanıyalım turu attım. Hemen şipşak BigBen, London Eye neredeymiş bakıp geldik. Yürüdük biraz Cenk ile.
Ardından hop! The Pub! Ahanda en sevdiğim… (Kulakların çınlasın Özmenco) Wasabi pea diye bişey yedim biranın yanında çerez gibi, off… Getiricem ondan, hepinize yediricem : ) Baya baya sert bir hardal tadı var. Japon mutfağına ait suşiyle birlikte ikram edilirmiş parazit falan olmasın diye bu. Sonra tutmuşlar nohutun etrafına bulamışlar bunu. Ahanda wasabi-pea. Yeme de yanında yat hakikatten. Çok çabuk biten küçük beyoğlu çerezlerine bir alternatif olabilir. :) Her bir tanesi 5-10 dakikalık kişisel telkinlerin ardından yenilebiliyor :) Acı be birader.

wasabi pea
Hiç tarzım olmamasına karşın Strawberry Moon adında bir cluba girdik (suit up!). Eh hoştu tabi. O değil metrolarda ne yetenekler heba oluyor bilemezsiniz :) Metroda müzik böyle birşeymiş demek…
Çok hızlı yazdım.
‘cuz ninja needs to sleep.