Category Archives: içimdeki çocuk

Havuz (ha you mean pool?!)

Hayatımda bu yaşıma kadar ilgilenmediğim bir şeydi yüzmek. Su üzerinde kalmak kıyıya ulaşabilmek bir de eğlenceden mahrum kalmamak tek amaç olmuştu. Bir de nedir?

En sevdiğin şey, en iyi yapabildiğin şeydir.

(Bayılıyorum yersiz yurtsuz genellemelerin çarpıkığına.)

Ben de hem spor olsun diye, hem de bu gidişe bir dur demek adına bir havuza kayıt yaptırdım. Hiç mi hiç yüzemiyorum evet. Çırpınıyorum açıkçası net bir tanım gerekirse. Şimdilik 25 metreyi nefes nefese bitiriyorum :) Dinlenip tekrar dalıyorum suya.

Ya ben nasıl hem nefes alayım hem kulaç atayım! Yok daha neler (kızdım şuan) ?! Bir de habire burnuma su kaçıyor klorlu klorlu, sinüslerim klora doydu. Yapamadıkça inat ediyorum, dur bakalım nereye kadar.

Ama sabırlıyım, 1 ay sonra hedefim yüzerken nefes alabilmek :)

Dara Torres

Dara Torres

Şimdi düşünüyorum da keşke küçükken öğrenebilecek ortamım olsaymış. Gayet güzel bir spor, havuzdan çıkınca diğer sporlar gibi olmuyor. İnsanda bir ferahlık hissi uyanıyor. Ertesi gün boyun, omuz, sırt her yeri tutuluyor insanın elbette o kadar da değil.

Sevgiler.

Fenk yu meri maç

  • Cuma gecesini bize hediye eden Uçan Balık Selon
  • Cumartesi sabahında vapurda kahvaltıya sebep olan Leblebim
  • Saçma sapan yerlere gitsek de sesini çıkarmayan Spidey
  • Serin tavırlarıyla buzdolabı kaygımı rahatlatan, ardından da akşamına mükemmel  bir güveç yapan Ufuk
  • Gece bizi yalnız bırakmayan ortamın neşesi, Jenga’nın düşmanı Avşar Bey :)

hepinize fenk yu meri maç.

  • Bir önceki bölümde benden beş puan alan ancak analog makineni kapağını açarak yaklaşık 20 pozun yanmasına sebep olan Ufuk!
  • Buzdolabını getirip üstüne üstük anlaşmayı bozmak isteyen amele takımı!
  • Sesli çalışarak, bazen de çalışmayıp beni korkutan yeni buzdolabım!
  • Fenerbahçe takımının tümü!
  • Cumartesi günü çiçek ekmek yerine normal ekmek getiren market kalfası!
  • Yumurtalara küçük gelen çiçek ekmeği yapan Kadıköydeki fırıncılar!

baya zorladınız beni, moralimi de bozdunuz ama. Olsun yine de, büyüklük bende kalsın, sorun değil.

Şimdi dinleyeceğiniz şarkı Barış Manço’nun en sevdiğim şarkılarındandır. Karaman’dan yine Karaman’ın köyü olan köyümüze giderken 1992 model krem rengi şahin aklıma gelir. Akşam üstü şehirden dönerken geçirilen güzel günün kapanışı niteliğinde. Nedense çok hoşuma giderdi bu şarkı. Hep kuzen Süleyman’ı hatırlarım bu şarkıda :) bizim eski kasetlerin birisinde vardı. Süleyman dönüş yolunda hep uyurdu o ayrı.

Bugün günlerden pazartesi, neşe doluyor insanın içi; (oldurdum.) Read the rest of this entry

Canım Ayağım…

Ben de bu zamanı bekliyordum yazmak için.

Geçen hafta Uludağ’a kar yağdı, bu hafta da güzel bir hava durumu olacak diye tahmin ediliyor. Kayak için son şans… Ahanda burada da teklifimi yapmıştım ama ne yazık ki bu teklifi geri çekmek durumundayım. Neden?

Dün gece halı sahada kendimi sakatladım da ondan. Ayağımı kötü biçimde burktum… Çıtırtıları duydum sen düşün. Kırıldı sandım başta ama bir iki dakika sonra parmaklarımı oynatabilince büyük bir oh çektim. O dakika korkum ya lenfler koptuysa idi. Çıkarttım ayakkabıyı şişlik de yok. Tabi inanılmaz acı veriyor…

Eve gelene kadar sürekli buz ama nereye kadar değil mi? Yatçak uyuyacak bu çocuk. Home-office de çalışamaz bilgisayarı ofiste bıraktı. Sabah olunca paşa paşa gidecek ofise…

Gel gör ki yataktan kalkamadım sabah, yani ayağa kalkamadım. Bi şekilde çıktım ama sonunda… Tabi hedef ofis değil hastane. Röntgendi, güzel hemşirelerdi derken doktora geldi sıra.  Doktorun dediğine göre sol ayağımda örgü bağlarda zedelenme varmış, iç kanama olmuş, moraracakmış, kormayaymışım. İyi dedim ben de korkmam, ne kadar süre sonra iyileşir ? 15 gün bandajlı gezmelisin dedi. Hah işte o anda hayallerim yıkıldı. Mart bitiminde ancak iyileşebileceğim sanırım. Kayak da yalan oldu tabi.

Neyse, önümüzdeki maçlara bakacağız…

Canım ayağım çok acıyor bileğimden bükülünce…

O değil sabah babamı aradım bir de ondan fırça yedim. Kardeşim de lenflerini esnetmiş sanırım, onunki de alçıda. Nedir sizden çektiğim diyor adam. E haklı. Dedim tamam baba, ben gelince Fırat’ın kulağını çekerim :)

Annemi aramıyorum, çünkü abartacak, sonra gün içinde 5 dakikada bir arayacak. Biraz geçsin ayağım öyle söyleyeceğim. Umarım bloga girip okumaz.

PS: Geçen elimi yakmıştım elimin bandajlı fotoğrafını koymuştum ama bu durumda ayağım pek estetik durmayacağı için koymuyorum. Öperim gözlerinizden.

28 Şubat

O değil de neden ikinci ay bi 28 bir 29 oluyor? (pardon, üç 28 bir 29 oluyor.) Meğer cevap çok kolay bulunabilecek bir yerdeymiş de ben hiç bakmamışım, merak etmemişim.

Bizim Roma imparatoru Julius (Caesar) gitmiş bir Mısırlı astronoma bir takvim yaptırmış (bknz: Julyen Takvimi, ayrıca Temmuz(July) Julius’dan gelmekte. ). Ahanda bu takvimin ilk ayı Mart ayıymış. E dolayısıyla Şubat ayı yılın son ayı olmakta, artık saatler de bu ayda birikmekte.

Tabi o zamanlar (Sezar zamanlarında) Şubat bir 30 üç 29 çeker… Ta ki Agustus Kral oluncaya kadar. Ağustos ayına kendi adını veren Agustus o zamanlar 30 çeken Ağustos’un Temmuz ayı karşısında güçsüz kalmasına dayanamaz Ağustos ayına bir gün daha eklettirir. Nereden alacaklarpeki bu bir günü? Tabi ki gariban Şubat ayından ekleyecekler. Dolayısıyla Şubat ayı 30-29 şeklinde olan döngüsü, 29-28 döngüsü haline gelir…

Durum budur okur, bilgine…

Bir sitem eyledim

Sevgili okur,

Artık sana “saygılı” da diyeceğim nitekim hiç sesin çıkmıyor, herhalde saygıdandır diye varsayım yapıyorum. Ben de bu duruma az biraz bozuluyorum ama neyse sorun değil!  Bu satırları sana (bu karakterleri diyerek bilişimci bir yaklaşımda da bulunabilirmişim, ne güzel) Kanarya Adaları’ndan yazıyorum. Ekvatoral iklimin en taze yerinden bir yudum alıp sana sevgilerimi sunuyorum. Şaka şaka Kanarya Adaları’nda değilim. Kim gidecek pazar pazar oraya? Kaldı ki pazar günleri battaniyemin altından çıkmamak uğruna, yatağın yanındaki bilgisayarıma uzanmak için bile düşünen bir ben var okuduğun yazının arkasında… Olsun sorun değil. Ben yine de uzandım senin için.

Kayseri’ye gittim, çalıştık, yorulduk, hasta olduk(!) sorun değil de. Kayseri güzel bir şehir, sanırım bir dahaki gidişime kaldı fotoğraflar çünkü makinemi evde bıraktım. Aramıza bir soğukluk girdi nedendir bilmem. Ama o kar yağmış, gece ışıklanmış şehir karelerini çekemediğim için üzgünüm gerçekten. Sorun değil ama değil mi?

O değil insanın sevgilisinin Çin yemeklerini öğrenmesine ne demeli? Ya aslında güzel de olmuş ama içten içe bir korku var içimde o baskın soya tadına ve ilginç tariflere karşı. Ne yapmalı bilmiyorum, boynum bükük bekliyorum. Bu büyük sorun olabilir.

Bugün evde yapacak çok işim var. Odam darmadağın,  eşyalarımı düzenlemem gerekiyor. Bir de ayakkabılarımı sileceğim. Sorun değil demeyeceğim bu sene kış mevsimini gerçekten de yaşadık, hatta fazlasıyla yaşadık. Her sevdiğim ya üşüdü, ya ıslandı ya da çamurlandı. Bana soğuğu kötü belletme sevgili kış mevsimi. Adam gibi kararında yaşa.

Bugün belki fish-eye makinamla ilgilenirim biraz. 3 5 poz bir şey kaldı onda da, az kaldı banyosuna. Yakında yeni fotoğrafları göreceğiz.Tabi güneş çıkmamasına baya baya bozuluyorum bu aralar ama sorun değil, az kaldı bahara. Daha güzel kareler ve yuvarlaklar (fish-eye yuvarlak ya o anlamda söyledim, gerçi diğerleri de kare değil dikdörtgen. Neyse…) çekeceğim :)

Of  saat 12 olmuş yahu. Kahve saati…

Az şekerli…

PS: ne biçim yazı yazmışım ya.

Dört ve Beşinci Gün – 29-30/12/09 – Lyon

Sabahın erken saatindeki trenime ancak yetiştim, bir de vagonu bulmakta zorlandım. İki saat süren yolculuğum sonunda Lyon’a vardım. Buraya gelmemdeki amaç aslında şehir falan değil, sevdiklerim.

Lyon Fransa’nın üçüncü büyük kenti. Burada genelde sanayileşme ön planda. Operatörü olmayan metroları varmış (görmedim ne yazık ki, Paris’de de varmış. Onu da görmedim.) Kuklalarıyla ünlüymüş. Salı günü geldiğim için buraya şehir hayatı pek de canlı değildi. Haftasonu daha canlı olsa gerek.

Lyon’a geldiğimde teyzemin evine gittim önce. Akşam için dayımlar (diğer dayımlar) yemeğe geleceklermiş. Eniştemle çıkıp birşeyler aldık marketten, sohbet, hasret derken geliverdi yemek vakti. Ailecek yenilen yemek çok anlamlıydı nitekim çoğu zaman bunu Türkiye’de gerçekleştiremiyoruz. Ayrıca Teyzemin yağptığı istihbarat çalışması beni çok etkiledi. Yemekler arasında sarma(kuş üzümlü-bunu nereden öğrendi merak ediyorum), balık, su böreği gibisinden emek isteyen ve beni lezzet krizlerine sokan mükemmel yiyecekler vardı. Gecesinde Lyon sokaklarında gezindik, birşeyler içtik… Sabahlara kadar sohbet ettik.

Lyon'da amatörce yakaladığım gün batımı

Ertesi gün çok da geç başlamadı. Nitekim çok da fazla uyuyamadım.Planda o gün Read the rest of this entry

Birinci gün – 26/12/09 – Paris'e gidiş

Saat 12 de bilinmeyene bir yolculuk gibi başladı o gün. Hiç bilmediğin birşeyi yaparken ortaya çıkıyor bence insanın kendine güveni :) Soruyorum “Çağdaş nereye gidiyorsun böyle?” bu soruyu Ankara’ya iş için gönderildiğimde de sormuştum. Pek de evcimen bi karakter değilim ama nedense -alışkın olmadığımdan sanırım- bu şekilde hissediyorum.

Cuma gecesi -yani bu düşüncelere kapıldığım sabahın bir öncesi, bir önceki gecesi- şirketin düzenlediği noel eğlencesine katılamadım, zaten bana oscar da vermemişler :) olsun. Bavul hazırlamak gibi bir uğraşım vardı tüm gece. Ala ala yanıma da iki tane pantolon, bir tane siyah uzun kollu giysi, iki de gömlek aldım (gömleklerden birini üzerimde götürdüm hatta), iki tane de hırka tabi. Çok fazla giysim mi var , yok tabiki. Neyse, işin stresi yavaşlattı diyelim.

Sözde üç buçuk saat süren uçak yolculuğu için saat öğlen 12:00 da çıktım evden işte… Su böreği, çay, metrobüs, metro diye uzadı gitti nesneler uçağa kadar. Yalnız olmak daha da geriyor, hava da bir güzel sorma. Öyle bir günde İstanbul bırakılır mı demedim değil vallahi.

Bir şekilde kendimi uçakta buldum. Köy otobüsü gibiydi gerçektende. Of ki ne of… O konulara girmiyorum tamam, bitirdim bu paragrafı da… Ama akılda yolculuk ile güzel şeyler de kaldı; güzel bir hava, güzel manzara, rahat bir kalkış :) Read the rest of this entry

Age of Empires

Dün bu hafta ikincisini düzenlediğimiz Age of Empires II – The Conquerors oynadık Onatla…Uyku falan yok anlaşılan bize… Yavaştan Ufuk’u da kaydırmak lazım strateji zeminine :) sonra sabahlar olmaz.

2vdpfyd

Yatarken gözümün önüne paladinlerim geliyordu valla… Onat, o değil de biz o yeşilli düşmana geç kaldık saldırmak için ya, yoksa o kadar uzun sürmezdi yenmemiz.

Twitter’dan takip edenler görmüştür bu aralar bi Fight Club olgusu içindeyim. ALU FC adı altında toplanıyoruz :) Şimdilik küçük bir yapılanma olabiliriz ama Hikmet ve Nasrettin sayesinde geniş kitlelere yayılacağımızdan eminim.

Hikmet ve Nasrettin kim mi? Hikmet kadife tenli ev arkadaşı Nergis’in. Nasrettin’de mandalinaya benzeyen kafası ve işaret parmağına benzeyen vücudu ile aramıza katılan bir arkadaşımız. Şimdilik ALU FC’de 3 kişiyiz.

Güneşli bir Cuma. Neşeli olacak gibi.

İyi günler diler, kaçarım gençler…

PS:  For fc see u floor -2 :)

Biraz kişisel : Doğum Günüm

Evet. Artık 4 Kasım olduğuna göre doğum günüm hakkında yazabilirim :) (Doğum günüm dündü!)

Sabah herşey normaldi, facebook dışında tabi. Ne çok sevenim varmış. Facebook dürtüleri bu sabaha kadar sürdü zaten. İnsanlar baya baya dikkate alıyorlarmış ya, benim doğum günlerini kutlamadığım arkadaşlarım. Özür diliyorum.

happy_birthday_to_you

Ben doğum günlerini falan sevmezdim normalde. Çok sıkıcı gelirdi bana çocukluğumdan beri. Gider toplanırsın, bişeyler içersin, pasta yersin falan. Pasta ne ya? Bir kere hatırlamam pastaneye yada benzeri bir yere gidip de tatlı için kremalı pasta yediğimi. Hele ortaokulda falan aman allahım. Zaten kışın ortasında doğmuşsun. Dışarı çıkılmazdı, o kadar soğuk olurdu. Kimse de gelmezdi, çok sinirlenirdim :) Uzaktaydı evimiz ondan heralde :D Gelenler sınıftan sıkı arkadaşlar ve mahalleden arkadaşlar. Kaldı ki zaten fazlasına gerek yok tabi de, bana sıkıcı gelirdi işte… İlk Metallica kasetimi doğumgünümde almıştım o ayrı. Fastball’un bir albümünü almışlar ben de gidip değiştirmiştim. Ahanda o zaman rock’çı oldu bu çocuk :) Aldığım albüm de Re-Load, peh :D Aldığım bir diğer kaset hediyesi de Doğuş’un albümüydü o sene, o ayrı. Neyse bugüne dönelim şimdi. Read the rest of this entry

catch me darlin'

Bu gece bu yazıya başlamadan önce yaptıklarım;

  • Fener’in yenilgisini izlemek, “Abi süper taktı herif… Yapacak birşey yok…” diyerek inceden Bekir’e giydirmek. (bknz: dakika bilmem kaç Gökhan Gönül dışarı , Bekir içeri. Ardından  Güzel bir orta şansı Bekir bostana yolladı topu, ardından hatalı hamle faul, frikik ve gol. Eh…)
  • Californication üçüncü sezon üçüncü bölüme mal mal bakmak   (Hala dizide patlama göremedim)
  • Facebook a girmek
  • Ayşe’nin makinesiyle evdekilerin burnunun dibine gelene kadar flaş ve deklanşör sesimle taciz etmek
  • “Love me if you dare” filmini izlemek, izlerken yüksek sesle gülmek, zaman zaman da odada yalnız olduğunun farkına varıp susmak
  • Yazıyı salonda yazmak istemek, ayaklı lambamı kanepenin yanına taşımaya çalışmak ve yalama olmuş vidalara sövmek
  • Yeniden odaya gelip biraz sakinleşmek, google’da “Aşınmış vida kovanı pratik çözüm” diye arattırmak, çelik macunu diye bişey öğrenmek az da olsa rahatlamak
  • Bu sırada önceden yarım kalmış bir paket acılı patates cipsi bitirmek
  • Nasıl bir giriş yapsam diye bön bön bakmak

Aslında bugün güzel başlamıştı. Hiç İstanbul trafiğini çekmeden evime ulaşmıştım. Gün bitmemişken hem de. Plan yapılacak cinsten bir durumdu. Ev planı. Çekirdek çitlemenin dahil olabileceği bir plan. O derece… Ancak stres gelir  beni bulur.

Öncelikle salona koyduğum ayaklı lambama seslenmek istiyorum. Neden boynun eğri?! Artı gerçekten de neren doğru ama bi zahmet bazı yerlerin doğru olsun ya? Olmaz mı? Birbirine geçen o zarif millerini büküp o kanepenin altına tıkmadan tamir olabilirim ben imajı çiz bence. Şöyle sofistike bir ortamda günlüğümü yazamadım senin yüzünden.

Valla sinirim bozuldu. Küfür ediyorum içimden.

(hee böyle yapınca sinirin geçti blogun diğer kısmında sakin olacaksın) Read the rest of this entry

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.