Aylık Arşivler: Şubat 2012
Kartepe Snowboard
Aslında arada bir Uludağ daha yaptım ama Kartepe’yi yazmak istiyorum bu yazıda. Snowboard üzerinde kaymak her şekilde güzel olsa da bu eğlenceyi paylaşma niyetindeyim. Kartepe’ye günübirlik (ne hoş bi kelime bu ya…) bir organizasyon buldum ve 2 adet acemilikten yeni kafasını kaldırmış snowboardcu, 4 adet safkan acemiyle yollara düştük.
Kartepe’ye ulaştığımızda saat biraz geçmişti 9:30 falandı ki hazırlanmak, ekipman kiralamak saat 10:00′u buldu diye hatırlıyorum. Kara ayak bastığımızda yapacağımız ilk şey tayfaya nasıl durulur, nasıl gidilir e nasıl ayağa kalkılır :) sorularının cevaplarını uygulatmaktı, nitekim sürekli onlarla olamayacaktık. Aslında benim bir günde öğrendiğimi 10 dakikada çözdüler… İçimiz de rahat etti. Ümit zaten alışık hırpalanmaya onu pek düşünmüyordum tabi. Aşağıdaki fotoğrafı Ümit çekmiş, ilginçtir ayakta durabilmiş kendisi, şaka tabi ayakta durabiliyorlar :). Tabi herkes çocuklar gibi şendi Taklalar, sürüklenmeler vesaire bu mutluluğa en ufak bir çizik bile atamazdı. 30 dakikalık bir acemi eğitiminden sonra bu 4 kişilik neşe böceği usta birliklerine yollanmak üzere telesiyeje bindirildi. Ben de leblebiyle biraz kaymak için ayrıldık tabi onlardan. Aklımızda ikinci tur’da yakalarız onları düşüncesi vardı ama bu mümkün olmadı, gençler hızlı çıktı hele Mert en hızlısı çıktı (şak şaka çay içmek için restorana girip bizden saklanmışlar…). Mert ile benim boardlarımız karıştı, bana kısa board gelmesi pek problem değil ama Mert’in uzun bir board ile kaymaya çalışması ve sakatlanmadan günü tamamlaması takdire şayan :)
Gelelim Kartepe’nin genel izlenimine. Kartepe’de kalmak (bknz: kalmalı organizasyon) bana pek çekici gelmedi işin açıkçası, şimdi Kartepe Uludağ karşılaştırması yapmayacağım elbette sadece ufak bilgiler paylaşacağım. Read the rest of this entry
José Saramago – Kabil

Nobel ödüllü sürgün yazar Saramago’nun Kabili elimde bu aralar, eh büyük insanlar benim gibi Kanarya Adaları’na gidip şalgam satmayı düşünmüyor, kitap yazıyor… Tanıtım bülteninde yazdığı kadarıyla;
Saramago’nun ölmeden önce yazdığı son romanı…
José Saramago ölümünden önce yazdığı ve yayımlandığı ülkelerde büyük tartışmalara yol açan son romanında insanlığın kutsal kitaplardaki başlangıcına geri dönüyor.
Adem ile Havva’nın oğlu, kardeş katili, “sürgün ve gezgin” Kabil’le çıkılan bu yolculuk, Eski Ahit’in loş ve tekinsiz diyarlarında, zaman ve mekân kavramlarını altüst ederek, süreğen bir şimdiki zaman içinde, edebiyatla felsefenin kesiştiği dar alanlarda dolaştırıyor okuru.
Suç, ceza, adalet, nefret, ihtiras gibi insana özgü kavramlar ile savaşlar, katliamlar, cinayetler, boyun eğmeler ve isyanlar gibi insana özgü eylemler arasında gidip gelirken, İbrahim’den Nuh’a, Adem ile Havva’dan Eyüb’e, Lilith’e kadar bütün kadim şahsiyetler de beklenmedik anlarda ve yerlerde karşımıza çıkıp insanlık panoramasını tamamlıyorlar.
Gerçeğin ironik, yalın ve dolaysız dilini kullanan Saramago bu son romanıyla bize tüm zamanların sorusunu miras bırakmış oluyor: İnsan türü evrendeki yerini ve varlığını hak etmiş midir?
Gece geç saatte başladım bitmedi ama bir solukluk bir kitap. Masalsı anlatımına kattığı felsefeden ve gerçekçi yaklaşımdan bahsetmek yersiz olur, yetmez kelimelerim… Kısa zamanda edinin bu kitabı benden…
Demo-Krasi
Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Yunanca
dimokratia (yardım·bilgi) (δῆμος, yani dimos, halk zümresi, ahali + κράτος, yani kratos, iktidar) sözcüğünden türemiştir. Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiştir. Genellikle devlet yönetim biçimi olarak değerlendirilmesine rağmen, üniversiteler, işçi ve işveren organizasyonları ve bazı diğer sivil kurum ve kuruluşlar da demokrasi ile yönetilebilirler.
Demokrasinin ana yurdu olan Eski Yunan‘daki filozoflar Aristo ve Eflatun demokrasiyi eleştirmiş, o zamanlarda halk içinde “ayak takımının yönetimi” gibi aşağılayıcı kavramlar kullanılmıştır. Fakat demokrasi diğer yönetim şekillerinin arasından sıyrılarak günümüzde en yaygın olarak kullanılan devlet sistemi haline gelmiştir. Artık siyaset bilimciler hangi sistemin daha iyi işlediğinden çok hangi demokrasinin daha iyi işlediği tartışmalarına girmişler ve liberal, komünist[1], sosyalist[2], muhafazakar[3], anarşist[4] ve faşist[5] düşünürler kendi demokratik sistemlerinin erdemlerini ön plana çıkarmaya çalışmışlardır. Bu sebeple demokrasinin çok fazla sayıda değişik tanımı oluşmuştur.
(kaynak: Wikipedia : Demokrasi)
Son zamanlarda ülkemde yaşananların fotoğrafı olması adına bu yazıyı yazmak istiyorum. Hani yarın öbürgün bişey olur 2011-2012 aralarında neler oldu unutmayayım diye , tamamen kişisel görüşüm olmakla beraber hiç katılmadığınız sığ bir kelime birikintisi olarak görmekte elbette ki özgürsünüz. “demokrasi” ve “cumhuriyet” tanımlarının detaylarını, aldıklarını verdiklerini sevgili Emre Kongar Aydınlanma adlı köşesinde ve sitesinde , söyleşilerde bolca anlatmıştır bugüne kadar.
Belleği kuvvetli yaratıkların başında filleri örnek verirler ancak farelerin de ilginç hafıza teknikleri vardır. Ben burada farelerinki kullanıcam. Fareler bir yolu hatırlarken sondan başa doğru canlandırırmış, peynirden önceki son dönemeç ilk düşündükleriymiş yani. O sebeple kronolojik olarak bu sabahtan başlayacağım. Yarın neler olur bilemiyorum tabi ama bir yerden başlamalı…
Bu sabah KCK soruşturması kapsamında KESK de arama başlatıldı.
Geçen hafta MİTçiler sorguya çağırıldı. Devlet bakanlarımız birçok mitçinin deşifre olduğunu belirtti, bazen görevi yerine getirmek için kanunları çiğnemek gerektiğini söyledi. Tabi daha önce PKK ve hükümet arasındaki iletişim onca kez yalanlanmasına rağmen bu sefer kabul görmüş, bu haberleşmenin dozajı tepki almıştı. PKK – Hükümet arasındaki anlaşmalar, seöim sonrası hükümetin bazı sözlerinden dönmesi vesaire basında yer buldu. Buna yalanlama gelmedi, geldiyse de ben okumadım. Tabi bu sorgu isteği üzerine jet hızıyla bir yasa çıkarıldı ve bazı statüdeki insanları sorgulama izninin (?) başbakan tarafından verilmesi kararlaştırıldı. Sorguya izin çıkmadığı gibi sorguya çağıran savcı görevinden alındı (tıpkı deniz feneri savcıları gibi). Özel yetkili savcıların böyle bir hamle yapması şaşırttı tabi.
Hrant Dink’in mahkemesi temyize gitti. “Örgüt yokmuş ama hakim açıklama yaptı örgüt var gibi ama pek seçemedim” dedi. Kaldırım taşına “Hrant Burada Öldürüldü” yazdı ermenice Şişli Belediyesi. Bir grup “Biz Ermeni değiliz ne alakası var?” dedi. Nedim Şener bir davadan “Oğlum bu adamın hiç alakası yok bu işle” diyerekten beraat etti, kaç tane davası kaldı bilemiyorum. Tost ve çay vermişler mahkemede o iyi olmuş ama. Rekor kırdık diktatör olmadan diktatörlerden daha fazla basın yayın baskısı yarattık, basılmamış kitapları yasakladık (toplayıp imha etmesi zor tabi bu daha mantıklı) sonra gittik cumhuriyet tarihinde yasaklanan kitapları örnek göstererek CHP’yi suçladık (breh!). “Gelmezsen gelme len!” dedik, Paul Auster kimdir bilmiyoruz ama Recep Tayyip Erdoğan kimdir tüm dünyaya gösterdik.
Geniş hafızama da bir uğrarsak;
Yargının değişimi hala evet ama yetmezciler için aynı seviyede mi bilemiyorum ancak kendi yorumumu katmaya kelime bulamıyorum burada. Deniz Feneri malum, taaa Alamanyalardan ceza alan adamlar burada biraz misafir edilip salıverildi. Misafir eden savcıların kulakları çekildi. Polis devleti oluverdik, yetkiler arttı. Silah kullanım hakları arttı, silah kullanımı arttı. Gaz kullanımı devlet sırrıdır arttı mı artmadı mı bilemiyoruz. Mahkeme tarafından soruldu Sinop olayları paralelinde, onlar da öğrenemedi. Sendikalar işçilerini yarıyolda bırakır oldu, Tekel işçileri öylece kalıverdi. Sendikacılık zaten bitmişti, artık öldü…
“Neler dönüyor bilemiyor hala kimse” diye geçiyor aklınızdan belki de oysa ki bu bence daha demo’su bu işlerin. İki dönem iktidardır “Viva Demo-krasi”…
