Kartepe Snowboard

Aslında arada bir Uludağ daha yaptım ama Kartepe’yi yazmak istiyorum bu yazıda. Snowboard üzerinde kaymak her şekilde güzel olsa da bu eğlenceyi paylaşma niyetindeyim. Kartepe’ye günübirlik (ne hoş bi kelime bu ya…) bir organizasyon buldum ve 2 adet acemilikten yeni kafasını kaldırmış snowboardcu, 4 adet safkan acemiyle yollara düştük.

Kartepe’ye ulaştığımızda saat biraz geçmişti 9:30 falandı ki hazırlanmak, ekipman kiralamak saat 10:00′u buldu diye hatırlıyorum. Kara ayak bastığımızda yapacağımız ilk şey tayfaya nasıl durulur, nasıl gidilir e nasıl ayağa kalkılır :) sorularının cevaplarını uygulatmaktı, nitekim sürekli onlarla olamayacaktık. Aslında benim bir günde öğrendiğimi 10 dakikada çözdüler… İçimiz de rahat etti. Ümit zaten alışık hırpalanmaya onu pek düşünmüyordum tabi. Aşağıdaki fotoğrafı Ümit çekmiş, ilginçtir ayakta durabilmiş kendisi, şaka tabi ayakta durabiliyorlar :). Tabi herkes çocuklar gibi şendi Taklalar, sürüklenmeler vesaire bu mutluluğa en ufak bir çizik bile atamazdı. 30 dakikalık bir acemi eğitiminden sonra bu 4 kişilik neşe böceği usta birliklerine yollanmak üzere telesiyeje bindirildi. Ben de leblebiyle biraz kaymak için ayrıldık tabi onlardan. Aklımızda ikinci tur’da yakalarız onları düşüncesi vardı ama bu mümkün olmadı, gençler hızlı çıktı hele Mert en hızlısı çıktı (şak şaka çay içmek için restorana girip bizden saklanmışlar…). Mert ile benim boardlarımız karıştı, bana kısa board gelmesi pek problem değil ama Mert’in uzun bir board ile kaymaya çalışması ve sakatlanmadan günü tamamlaması takdire şayan :)

Gelelim Kartepe’nin genel izlenimine. Kartepe’de kalmak (bknz: kalmalı organizasyon) bana pek çekici gelmedi işin açıkçası, şimdi Kartepe Uludağ karşılaştırması yapmayacağım elbette sadece ufak bilgiler paylaşacağım. Read the rest of this entry

José Saramago – Kabil

Nobel ödüllü sürgün yazar Saramago’nun Kabili elimde bu aralar, eh büyük insanlar benim gibi Kanarya Adaları’na gidip şalgam satmayı düşünmüyor, kitap yazıyor… Tanıtım bülteninde yazdığı kadarıyla;

Saramago’nun ölmeden önce yazdığı son romanı…

José Saramago ölümünden önce yazdığı ve yayımlandığı ülkelerde büyük tartışmalara yol açan son romanında insanlığın kutsal kitaplardaki başlangıcına geri dönüyor.

Adem ile Havva’nın oğlu, kardeş katili, “sürgün ve gezgin” Kabil’le çıkılan bu yolculuk, Eski Ahit’in loş ve tekinsiz diyarlarında, zaman ve mekân kavramlarını altüst ederek, süreğen bir şimdiki zaman içinde, edebiyatla felsefenin kesiştiği dar alanlarda dolaştırıyor okuru.

Suç, ceza, adalet, nefret, ihtiras gibi insana özgü kavramlar ile savaşlar, katliamlar, cinayetler, boyun eğmeler ve isyanlar gibi insana özgü eylemler arasında gidip gelirken, İbrahim’den Nuh’a, Adem ile Havva’dan Eyüb’e, Lilith’e kadar bütün kadim şahsiyetler de beklenmedik anlarda ve yerlerde karşımıza çıkıp insanlık panoramasını tamamlıyorlar.

Gerçeğin ironik, yalın ve dolaysız dilini kullanan Saramago bu son romanıyla bize tüm zamanların sorusunu miras bırakmış oluyor: İnsan türü evrendeki yerini ve varlığını hak etmiş midir?

Gece geç saatte başladım bitmedi ama bir solukluk bir kitap. Masalsı anlatımına kattığı felsefeden ve gerçekçi yaklaşımdan bahsetmek yersiz olur, yetmez kelimelerim… Kısa zamanda edinin bu kitabı benden…

Demo-Krasi

Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Yunanca Ses bağlantısına git dimokratia (yardım·bilgi) (δῆμος, yani dimos, halk zümresi, ahali + κράτος, yani kratos, iktidar) sözcüğünden türemiştir. Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiştir. Genellikle devlet yönetim biçimi olarak değerlendirilmesine rağmen, üniversiteler, işçi ve işveren organizasyonları ve bazı diğer sivil kurum ve kuruluşlar da demokrasi ile yönetilebilirler.

Demokrasinin ana yurdu olan Eski Yunan‘daki filozoflar Aristo ve Eflatun demokrasiyi eleştirmiş, o zamanlarda halk içinde “ayak takımının yönetimi” gibi aşağılayıcı kavramlar kullanılmıştır. Fakat demokrasi diğer yönetim şekillerinin arasından sıyrılarak günümüzde en yaygın olarak kullanılan devlet sistemi haline gelmiştir. Artık siyaset bilimciler hangi sistemin daha iyi işlediğinden çok hangi demokrasinin daha iyi işlediği tartışmalarına girmişler ve liberal, komünist[1], sosyalist[2], muhafazakar[3], anarşist[4] ve faşist[5] düşünürler kendi demokratik sistemlerinin erdemlerini ön plana çıkarmaya çalışmışlardır. Bu sebeple demokrasinin çok fazla sayıda değişik tanımı oluşmuştur.

(kaynak: Wikipedia : Demokrasi)

Son zamanlarda ülkemde yaşananların fotoğrafı olması adına bu yazıyı yazmak istiyorum. Hani yarın öbürgün bişey olur 2011-2012 aralarında neler oldu unutmayayım diye , tamamen kişisel görüşüm olmakla beraber hiç katılmadığınız sığ bir kelime birikintisi olarak görmekte elbette ki özgürsünüz. “demokrasi” ve “cumhuriyet” tanımlarının detaylarını, aldıklarını verdiklerini sevgili Emre Kongar Aydınlanma adlı köşesinde ve sitesinde , söyleşilerde bolca anlatmıştır bugüne kadar.

Belleği kuvvetli yaratıkların başında filleri örnek verirler ancak farelerin de ilginç hafıza teknikleri vardır. Ben burada farelerinki kullanıcam. Fareler bir yolu hatırlarken sondan başa doğru canlandırırmış, peynirden önceki son dönemeç ilk düşündükleriymiş yani. O sebeple kronolojik olarak bu sabahtan başlayacağım. Yarın neler olur bilemiyorum tabi ama bir yerden başlamalı…

Bu sabah KCK soruşturması kapsamında KESK de arama başlatıldı.

Geçen hafta MİTçiler sorguya çağırıldı. Devlet bakanlarımız birçok mitçinin deşifre olduğunu belirtti, bazen görevi yerine getirmek için kanunları çiğnemek gerektiğini söyledi. Tabi daha önce PKK ve hükümet arasındaki iletişim onca kez yalanlanmasına rağmen bu sefer kabul görmüş, bu haberleşmenin dozajı tepki almıştı. PKK – Hükümet arasındaki anlaşmalar, seöim sonrası hükümetin bazı sözlerinden dönmesi vesaire basında yer buldu. Buna yalanlama gelmedi, geldiyse de ben okumadım. Tabi bu sorgu isteği üzerine jet hızıyla bir yasa çıkarıldı ve bazı statüdeki insanları sorgulama izninin (?) başbakan tarafından verilmesi kararlaştırıldı. Sorguya izin çıkmadığı gibi sorguya çağıran savcı görevinden alındı (tıpkı deniz feneri savcıları gibi). Özel yetkili savcıların böyle bir hamle yapması şaşırttı tabi.

Hrant Dink’in mahkemesi temyize gitti. “Örgüt yokmuş ama hakim açıklama yaptı örgüt var gibi ama pek seçemedim” dedi. Kaldırım taşına “Hrant Burada Öldürüldü” yazdı ermenice Şişli Belediyesi. Bir grup “Biz Ermeni değiliz ne alakası var?” dedi. Nedim Şener bir davadan “Oğlum bu adamın hiç alakası yok bu işle” diyerekten beraat etti, kaç tane davası kaldı bilemiyorum. Tost ve çay vermişler mahkemede o iyi olmuş ama. Rekor kırdık diktatör olmadan diktatörlerden daha fazla basın yayın baskısı yarattık, basılmamış kitapları yasakladık (toplayıp imha etmesi zor tabi bu daha mantıklı) sonra gittik cumhuriyet tarihinde yasaklanan kitapları örnek göstererek CHP’yi suçladık (breh!). “Gelmezsen gelme len!” dedik, Paul Auster kimdir bilmiyoruz ama Recep Tayyip Erdoğan kimdir tüm dünyaya gösterdik.

Geniş hafızama da bir uğrarsak;

Yargının değişimi hala evet ama yetmezciler için aynı seviyede mi bilemiyorum ancak kendi yorumumu katmaya kelime bulamıyorum burada. Deniz Feneri malum, taaa Alamanyalardan ceza alan adamlar burada biraz misafir edilip salıverildi. Misafir eden savcıların kulakları çekildi. Polis devleti oluverdik, yetkiler arttı. Silah kullanım hakları arttı, silah kullanımı arttı. Gaz kullanımı devlet sırrıdır arttı mı artmadı mı bilemiyoruz. Mahkeme tarafından soruldu Sinop olayları paralelinde, onlar da öğrenemedi. Sendikalar işçilerini yarıyolda bırakır oldu, Tekel işçileri öylece kalıverdi. Sendikacılık zaten bitmişti, artık öldü…

“Neler dönüyor bilemiyor hala kimse” diye geçiyor aklınızdan belki de oysa ki bu bence daha demo’su bu işlerin. İki dönem iktidardır “Viva Demo-krasi”…

Eşlenelim

Başlıktan anladığınız şey değil bu yazının konusu. Anlamadığınız şey…

TDK doğrultusunda senkronizasyon kelimesinin Türkçe karşılığı eşleme. Bence çok iyi. Hatta çoğumuz yazılı olarak gördüğümüzde hemen anlayıveririz, alışkınızdır. Bu kelimenin anlamlarından biri farklı bilicilerin(bilici ne ya bilica geliyor aklıma sinirleniyorum) aynı bilgi seviyesine gelme durumudur eşlenme. Neyse geçelim. Yazının amacı arayı sıcak tutmak, soğutmamak. Blogda 250. yazım bu. Şöyle geriye doğru bakınca aslında en gereksiz yazılar bunlar dediklerimin şimdiki zamandan geçmişe doğru kaydıkça anlamını sakladıklarını hatta mayalanıp tatlanandıklarını farkettim. O sebeple saçmalamaktan alıkoymamak lazım bünyeyi.

Bir salıdan (daha) merhaba! (tatil sonrası enerji seviyesini yükseltme çabası)

Uzun bir aradan sonra Lüleburgaz’a gidip geldim. Ailemi özlemişim. Lüleburgaz bakalım ne kadar kirli bir havayla karşılayacak beni doğalgaz yapılanmasından sonra diye düşünüyordum ama hiç dışarı çıkmadım herzamanki gibi ama gördüğüm kadarıyla kirlilik hala devam etmekte. Ben pek fark olacağını sanmıyorum netekim sobaya alışmış birisini kalorifere alıştırmak o kadar zorken bir de üzerine doğalgaz kullandırabilmek? Deve ve hendek kelimelerini nasıl kullanırsanız kullanın bu durumu açıklayamazsınız. Hiç dışarı çıkmadığımdan boza içmeyi, Read the rest of this entry

Sess sess bir iki…

Herşey Issız Adam ile başladı benim jenerasyonum için. Çocukluğunda az çok tanıdık olsa da bu sounda yine de tam sindirememişti ekoları basların ardına gizlenen tatlı tizleri. Pioneerlar, grundiglerin tadını kaçırmışım diye biraz hayıflanmıyor değilim. Türk Pop neden böyle oldu bilemem ama sanırım en güzel zamanlarını kaçırmışız.

Bu şarkıyı daha önceki postlardan birinde günün şarkısı olarakpaylaşmıştım ama bugünün de şarkısı olmaması için bir sebep yok. Ancak yine de gönül almak adına Read the rest of this entry

1432

Özerşahinlerin Fırat’ı geldi İstanbul’a. Onun şansını öyle yılışıkbir yağmura öyle karamsar bir hale büründü ki İstanbul sorma. Tabi bence yine de İstanbul kendi insanını hep bu havada karşılıyor. Güneşli havalarda, yazın, baharın sanki insanlar hep başka yerlerden gelmiş gibi geliyor bana. Sanki herkes yabancı bir İstanbul benim, paylaşamıyorum, kıskanıyorum. Oysaki bilen bilir ne çok sevmediğimi İstanbul’u. Artık hayatımız olunca alıştık, onu böyle kabul ettik diyebilirim çok da samimiyeti ilerletmeden. Read the rest of this entry

Yeni yıl yeni adres

Bu aralar biraz hastayım sanki. Yine de etrafımdaki onca hastanın arasında en çok dayanan isim olmaktan gurur duyuyorum :) Yılbaşı gecesinin yorgunluğu olmasa hasta olmazdım ya neyse, zayıf yakalandım. Blogu sekhayaller.wordpress.com a taşıdım evet, RSS güncellemesi gerekebilir kullananlar için yakında fotoğraflarımı da alıcam wordpresse. Neden bunu yaptım ? Çünkü bilmem kaç senedir bunun için harcadığım paraya başka şeyler yapabilirim diye düşündüm. Burayı yalnız bırakmayın.

Facebook gibi paylaşım ortamları bu aralar en yüksek trafiklerini elde etmiş olsa gerek. Nitekim bir haftadır yeni yıl fotoğrafları, mesajları videoları paylaşılmakta. Paylaşmak güzeldir, yeter ki paylaş diyorum. Ben de bi video paylaşayım :) Şu sıralar güneşli fakat soğuk günler yaşadığımız istanbul için belki biraz kapalı ve depresif bir video ama, Londra nihayetinde

Lafı gelmişken yeni yıla girerken yeni yeni kitaplar aldım kendime. Genelde İdefix‘in 2010 yılının en iyi kitapları arasında olanları seçtim. Bakalım, okuyalım görelim nasıllarmış. Aldığım kitaplar; Read the rest of this entry

İstanbul Adım Adım

Her pazar Bostancı iskelesine gidip oradan Caddebostan Migros önüne kadar yürüyoruz. Pazar günü kaykaycılar, bisiklet kullananlar, maket arabacılar sanki panayır gibi sağlı sollu zaman yaratıyorlar kendilerine ve bize. Zaman öldürmemek isteyenlerin yeri sanırım o parkur.

Parkur demişken; tabi biz sürekli aynı parkurdan sıkılmak üzereyiz. Birazcık web arama yaptıktan sonra en çok ismi geçen parkurlar şöyleymiş;

  • Yeniköy – Tarabya
  • Tarabya – İstinye
  • İstinye – Emirgan
  • Sultanahmet – Ahırkapı
  • Fenerbahçe – Bostancı
  • Kuzguncuk – Üsküdar
  • Belgrad Ormanı
  • Kadıköy – Moda
  • Bebek – Rumeli Hisarı
  • Çengelköy – Kandilli
  • Büyük Ada

diye uzayıp giden bir liste çıkıyor. Bu hafta muhtemelen bu parkurların birinde ağırlayacak İstanbul bizi. Belki böyle de bir seri başlar? Adı da İstanbul adım adım olsun. Her gün bir şarkı serisinin üyesi olan bu post görevini yerine getirsin artık. Eskilerden geliyor. Read the rest of this entry

Junit – Unrooted Test

If you have experienced “unrooted tests” title in your IDE while you are trying to run JUnit test method and as a result if it just runs all the cases you probably couldn’t handle Junit annotations with your test class.

After some googling i found the solution. Here a simple test class annotation applied and some details for preventing this situation.

import org.junit.Before;
import org.junit.Test;
import static org.junit.Assert.*;

public class MyUnitTest{ // 1. Do not extend TestCase

  @Before
  public void setUp() {
    // 2. No super call
  }

  @After
  public void tearDown() throws Exception {
  }

  @Test
  public void caseOneTest() { // 3. No need "test" prefix

    // 4. Assert static imported
    assertTrue(true);
  }
}

unplugged günleri

İstanbul puslu rüzgarsız bir takım hava durumları sunmaktayken bize melankolinin yılbaşı kutlamalarına kadar baskın olacağı kesin. İnsan her ‘aralık’ta kendini dinlemeye bir köşe arıyor.

Çok da felsefeye gerek yok, girince çıkılamayacak dönemlerdeyiz.

Bu post bu aralar kendini çok dinleyenler için gelsin. Biraz da bunu dinleyin;

Chris Cornell’dan geliyor…

Read the rest of this entry

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.